Haritanın En Ücrâ Köşesi...

...Masidherya diye bir yer

11 Eylül 2010 Cumartesi

Referandum mu,Komedi mi,Güç Savaşı mı ?



En baştan söyleyeyim bu ne bir "evet" yazısıdır ne de "hayır".
   
    Bugüne kadar yerel seçimler hariç hiçbir partiye oy verebilmiş değilim.Oy verecek kadar,ve verdiğim oydan ileride pişmanlık duymayacağıma inanacak kadar güven vermedi bana hiçbir parti şimdiye kadar.Doğrusu merak etmişimdir;bir siyasi lidere koşulsuz güvenmek; sen günlük hayatını yaşarken,kişisel sorunların ve işlerinle uğraşırken,eğlenirken,dinlenirken;birilerinin senin huzurun için,ülkenin daha iyi bir geleceği olması için çalıştığına inanmak çok rahatlatıcı olsa gerek.Ama hiç sağlıklı değil ! Diğer yandan, güvenmediğin için yaptıkları her icraatın "ülkeyi ele geçirmek" için olduğu paranoyasında olmak da aynı derece de sağlıksız tabi.(Güvensizliğimin nedenlerine hiç girmeyeceğim.Herkesin hayatta siyasilere güvenmesine engel en az bir tecrübesi vardır muhtemelen. ) 

     Ne alakası var bunların referandumla demeyin.Alakası olmasa durum referandumdan çıkıp,genel seçim havasına girer miydi hiç?Çok büyük bir çoğunluk sadece taraf olduğu partiye aptalca koşulsuz güvendiği için evet ya da hayır diyor.Bunu çok iyi bilen siyasi partiler,bu sebeple özgür irademizle vermemiz gereken bir karara kendi görüşlerini dikte etmeye çalışıyor.Bu sebeple bunca kafamız şişiriliyor,sular bulandırılıyor,türlü güç gösterilerinde bulunuluyor...Başta çok kızmıştım her biri muhteşem saçamalama numuneleri olan bu propagandalara.Ama düşündükçe;masal tadında demokratik söylemlere inanmaya dünden razı,ya da birkaç  güzel sözle kafası karışan bu kadar büyük bir kitle varken,birilerinin getirisi olacak her fırsatı değerlendirmeleri çok normal gelmeye başladı.Klasik bir etki-tepki meselesi bu temelde.Bir yanda seçmen değil,tek bir sözleriyle "evet" ya da "hayır" diyecek kadar fanatik taraftarlar isteyen siyasetçiler;diğer yanda özgür irade faktörünü devreden çıkarıp kararlarını parti liderlerinin kararı yönünde otomatiğe bağlamış holiganları ! Evet evet,tam anlamıyla holiganlar.Pankartları,konvoyları,şarkıları ve sloganları...Hepsi tastamam!
Bayram namazından çıkan cemaate üzerinde "evet" yazan kağıt parçaları dağıtan zihniyetten de,duvarlara "hayır'lı bayramlar" afişleri asan zihniyetten de iğreniyorum.Ama o kağıdı alan,ya da o afişe bakıp da sırıtarak çok hoş olmuş diyebilen sevgili halkımıza kızgınlığım çok daha fazla.Bu tür basitliklere girmeden bayramlaşmayı bile beceremedik !   
    Tüm bunlara bakarak,yapılacak olan şeyin referandum tanımından çok uzak oldunu görmek zor olmasa gerek.(bakınız referandum tanımıSiyasetçisiyle,halkıyla,büyük bir kesimin içinde olduğu bu hastalıklı ruh hali,demokrasinin önünde yeryüzündeki tüm negatif yasalardan daha büyük bir engel oluşturuyor bence.Bu yüzden sözde referandumdan çok daha önemli bence bu tablo.Yasalar belli güç dengelerine göre bugün böyle olur,yarın şöyle...Kabul etseniz de bu böyle,kabul etmek istemeseniz de.
(Bugün halkoyunu  da devreye sokma ihtiyacı duyuyorlarsa,bu kendi aralarında paylaşamadıkları kadar büyük güç mevkiileri peşinde oluşlarındandır.) Yasalar değişir,hükümetler değişir ama bu yandaşçılık zihniyeti değişmedikçe hiçbirşey
düzene girmiyor ne yazık ki.

    Hiçbir partinin yandaşı olmasa bile kabul ettiği ideolojilerin dışına bir türlü çıkamayan dar görüşlüleri ve takım tutar gibi tuttuğu partisini coşkuyla destekleyip; karşı görüşteki parti ve kişileri baş düşmanı olarak görenleri bir kenara koyarsak,geriye kalan kısımdakilerin "evet" yada "hayır" deme sebeplerinin aslında ortak olduğunu farketmişsinizdir herhalde.Kimi evet derse demokrasinin sağlanacağına inanır,kimi hayır derse.Kararı bize göre yanlış bile olsa,istediği gerçekten demokrasi olan herkesin tüm evetlerini ve hayırlarını sindirebilmemiz gerekir.Demokratik düşündüğümüzü söylüyorsak,istediğimiz sahiden demokrasiyse,bir toplumda çeşitli
görüşte insanların olacağı gerçeğini kabul etmemiz gerekir önce.
     Ama bakıyorum da herkeste bir "doğruyu sadece ben görebilirim" ukalalığı,bir karamizahçılık  tutumu...Didişmeye harcadığımız enerjiyi birbirimizin nasıl bir dünya görüşüne,nasıl bir bakış açısına sahip olduğumuzu anlamaya çalışmak için kullansak,işte o zaman demokrasi adına ciddi anlamda yol katedebiliriz diye düşünüyorum.
   Sözde bunları hepimiz biliyoruz ama iş eyleme gelince farklı davranıyoruz nedense.Sanırım daha fazla dürüst olmamız lazım;hem kendimize hem de birbirimize karşı...
    Adalete,özgürlüğe,eşitliğe o kadar çok ihtiyacımız var ki,bunları sağlayabileceğine inandığımız en ufak şeylere bile çaresizce sarılırken aslında hepimizin aynı şeyleri istediğini göremiyoruz bile ! Anayasa tabi ki çok önemli ama işin sadece yazılı kısmı.Adalet için onu hakkıyla uygulayabilecek yetkililer ve hakkını aramayı bilen bilinçli halk da lazım.Sonucu bir adım öteye gidemeyen tartışmalarla zaman kaybedersek,uzun bir süre daha gerçekten demokratik bir Türkiye ütopya olarak kalacak gibi.
   Benim sonuçta ne çıkarsa çıksın çok somut beklentilerim yok bu referandumdan.Dediğim gibi,bu bir tür güçler karşılaşması aslında.Bir an önce A partisi ya da C partisi,siyasetçilerin -kanunların değil siyasetçilerin- kafalarına estiği gibi yönettiği gibi bir halk olmaktan çıkıp, siyasetçilerine ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek,ülkemizi bu bunalımdan kurtarıp esas anlamda demokratik bir ülke haline getirecek birer uygulayıcı olmayı öğretmemiz lazım ! Bu ;bunun için şu,onun için de bu lazım diye uzar gider ama uzatmayacağım daha fazla.   
     Son alarak;"blogda siyasetten bahsedilir mi hiç" anlayışında olanlara söylemek istediğim birkaç şey var.Bahsedilememesi için tek bir neden gösterebilir misiniz bana?Siyaset de hayatın bir parçası değil mi?Blogda sadece eğlenceli ya da gündelik
mevzular üzerine yazılıp konuşulabilir diye bir kural var da ben mi bilmiyorum?Ya da ciddi konularda konuşamayacak kadar sığ mı görüşlerimiz veya iletişimimiz?
    Tüm bunları yazmamın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğinin,bir işe yaramayacağının farkındayım.Böyle bir amacım ve de beklentim şimdiye kadar hiç olmadığı gibi,bu
konuda da yok.Yaşadıklarımı,düşündüklerimi,hissettiklerimi yazarak ifade etmeyi seviyorum hepsi bu.Çünkü bu; söyleyceklerimi tek seferde tüm arkadaşlarımla konuşmak gibi birşey...Geçmişe dönüp baktığımda,yaşadıklarıma dair somut izler görmek demek aynı zamanda benim için.Neyse,bundan daha önce de uzun uzun bahsetmiştim zaten.

    Yarın sandıkta cevabı ne olursa olsun ülkesi için düşünebilen...ülkesini düşünebilen... sadece kendi iradesiyle oy verecek herkese teşekkür eder,bu yazıya da burada son veririm.      

      
     


10 Eylül 2010 Cuma

Hayırlı Bayramlar




         Eski bir bayram yazısını paylaşmak istiyorum bu bayram sizinle.Muhtemelen okumuşsunuzdur ama birlikte bi' daha okuyalım istedim.




 "Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan... 

 Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...

 Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...

 Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.

 Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.

 * * *

 Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır. 

 Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...

 Güne gülümseyerek başlamak bayramdır. 

 "İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...

 * * *

 Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.

 Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır. 

 Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...

 * * *

 Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.

 Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır. 
Her gününüz bayram olsun!

( Can Dündar )


        Bu kadar çok sebebimiz varken,herşeye rağmen "iyi bayramlar" demek istiyorum.Hepimize iyi bayramlar...


Heee,baştaki ısırılmış çikolata benim:)Siz burdan buyrun şekerlerinizi:)



1 Eylül 2010 Çarşamba

Kısa...


   
        Kestirdim işte :(

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Sergilere Devam

        Aslında söyleyecek çok şey vardı.Ama şu günlerde bir türlü zamanım olmuyor yazmaya.Zaten resimler benden çok daha iyi anlatıyor.En iyisi biraz resim ekleyeyim dedim sonunda.


        Düşlerin kenti : İstanbul 'dan ;



   En çok beğendiklerimden biri buydu.Oldukça soluk çıkmış gerçi:( Tophane'de bir kahve oturması... Sanki biraz daha dikkatli baksam seslerini bile duyabilecekmişim gibi hissettirdi bu resim bana :)












  
       Kütahya Çini ve Seramikleri sergisinden...






























        Bunlara "gülabdan" deniliyormuş.Eskiden ev içlerine güzel koksun diye bu gülabdanlar ile gülsuyu serperlermiş.


        Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri sergisinden...



























        Özellikle de buna bayıldım.Bi tane de benim olsa böyle bi tartım setim ne güzel olurdu demeden edemedim:)
       Sergide büyüklü küçüklü o kadar çok parça vardı ki..Bu koleksiyonun toplanmasına 1980'lerde başlanmış.Bugün 8000 den fazla obje bulunuyormuş.Denizcilik,mimarlık,eczacılık ve kuyumculuk gibi alanlarda kullanılmış birsürü ağırlık,uzunluk,hacim ölçüsü...Malzeme olarak da çok çeşit vardı.Taş,cam,metal,ahşap,deniz kabukları...Bazıları da çeşitli minyatür şekillerden yapılmıştı.Çok güzeldiler.Küçük olanların iyi resmini çekemedim malesef :(
       Bu üç sergi de koleksiyon sergi ve süresiz olarak Pera müzesi'ndeler.Müzede olmak zamanda yolculuk yapmanın bi çeşidi kesinlikle.Bir günde bu kadar çok sergi gezdikten sonra eve geldiğimde sahiden başka bi dünyadan ya da zamandan gelmiş gibiydim :)
  
       Zamanda yolculuk demişken,şunu da anlatayım bari;

      Lacerem'le ne zaman bi'yerlere gitsek sonunda mutlaka Eminönü tarafına geçmeden edemez olduk nedense:) Sergiden sonra da iftarımızı Sultanahmet'te yapalım dedik.Benim için İstanbul demek Eminönü-Sultanahmet-Beyazıt demek neredeyse zaten.Neyse,Laceremciğime dedim ki: "Bi'gün senle yine buralarda bi'yerde gezerken zaman çukuruna düşsek ne güzel olur dimi,zaten tarihî mekân her yer.." Gerçekten de isterdim böyle bir deneyim yaşamak.Lacerem bana ters bi bakış attı önce gerçi:)
      Sonra evime dönerken her zaman kullandığım İETT hattı ile değil de,yine evimin yakınından aynı yoldan geçen başka bir hattın otobüsü ile geldim.Otobüs ama ne otobüs:) Nasıl eski model,nerden kalmış o öyle anlamadım.Hani ikişerli koltuklu olanlardan da değil,uzunlamasına sadece kenarlarda üçlü deri koltuk olan bi' otobüstü.Çıkardığı ses dolayısıyla çok hızlı gidiyormuş gibi hissettiriyordu ayrıca."İnecek var" ışıklı tabelasını bile çok sonra görebildim.Hepsinde olan yerde değildi.Hiç kimsede çıt yok...Üstüne bir de bi' sonraki duraktan eski zamanlarda giyilen takım elbiselerden giymiş bi kız binmez mi:) Bir an "zaman çukuruna mı düştüm sahiden,ama ben Lacerem yanımdayken istemiştim..."diye düşünmeye başladım ciddi ciddi :) Sonra hatırladım,zaman çukurlarına düşen insanlar hiç ses duymazlarmış.Oysa ben otobüsün o dehşet sesini duymak istemediğim kadar çok duyuyordum:) Lacerem'e anlatsam bi güzel dalga geçerdi,okuyunca geçer artık :)
       Çoook ama çok güzel bir gündü...

24 Ağustos 2010 Salı

Japonya Medya Sanatları Festivali



         Ikuo Hirayama'nın resim sergisinden çıktıktan  sonra yine Pera müzesi'nde sergilenen, Türkiye'de Japon yılı etkinlikleri kapsamındaki "Japonya medya sanatları festivali"ne gittik.Bu yıl 14.sü düzenlenen festival,her yıl farklı bir şehirde sergileniyormuş.Ve Türkiye'de ilk kez de İstanbul'da sergilenmiş ne güzel ki:) Anlatmaya nerden başlayayım,hangi birini anlatayım bilemiyorum.Sergiyi gezerken de kısa da olsa bi kararsızlık süresi geçirmiştik,gezmeye nerden başlayalım diye :)
        Sergi "anlatıcı akıl" ve "yaratıcı akıl" olmak üzere,temelde 2 ayrı kısımdan oluşuyor.Neyse çok fazla teknik bilgiye gerek yok.Sergide sanat,eğlence,manga,animasyon ve kısa filmler,ne ararsan var.İlk önce oyunların olduğu bölümü gezdik.İlk dikkatimi çeken şey,koku sensörleri sayesinde,uçuşan kelebekler eşliğinde rengârenk çiçekler açan "hanahanahana" idi.Gördüğünde insana "yaaa bundan bi tane de ben istiyoruuuum" dedirtecek kadar şeker birşey.Kısa bir videosunu ekleyeyim dedim,blogger videodan o kadar uğraşmama rağmen ekleyemedim !!!Dailymotion'a üye olup eklemem ise toplamda 5 dakikamı aldı.
                     

         Çiçeklerin  açtığı noktalardaki beyaz kısımlarda koku sensörleri var.Küçük küçük kâğıtlar hazırlamışlar,ve yine çok şirin şişelerde parfümler vardı.Kâğıda bir kez parfümden sıkıp sensörlere tutuyorsun,kokuya göre değişik renklerde ve şekillerde çiçek şekilleri oluşuyor duvarda.Üretici firma Plaplax.Ama ürün piyasada satılıyor mu acaba,sahiden çok merak ettim.


       Aşağıda çalmaya çalıştığım şey ise Yamaha firmasına ait (tasarımcısı Toshio Iwai imiş)
Tenori-on.İlk gördüğümde oyuncak sanmıştım ama enstrümanmış:)  Çalışma prensibini çok fazla anlamasam da biraz uğraşınca çok güzel melodiler çıkarmak mümkün.Videoda ses çıkmıyor çünkü kulaklık takılı.Ve bu videoda çalmaktan çok oynuyorum anlaşılacağı üzere:) Hareket halindeki yanan kutucuğu yakalamaya çalıştım belki işleyişiyle alakası vardır diye.Ama yoktu sanırım.Yanımdaki Lacerem;ve "böyle yapınca çok saçma görünüyo" diye yüzüme vuruyor :( Türkçe açıklaması ya da bize anlatacak bi görevli yoktu malesef.
    

         Bu kısımda Nintendo'nun Naruto ve Mario Bross gibi birsürü oyun konsolu vardı.Evet evet oynamak için:) Oynadıkta biraz ama tenori-on kadar bile beceremedim şahsen:( 
       Bir diğer şaşırtıcı şey de kesinikle Morfo kule'ydi.Kule kısmı geçirgen bir maddeden yapılmış olmalı.Koyu renk organik sıvı kuleden dışarı sivri uçlu şekiller halinde çıkarken de jölemsi bi kıvama geliyor sanırım ki öyle şekil alabilsin.Çok kısa bi süre öyle kaldıktan sonra  tekrar eriyip dökülüyor zaten.
    

       Ve Başka bir müzik aleti daha! Bunun adı da "Bilye Çanı".Aynı büyüklükte metal bilyelerin cam basamaklarda (ki tuş yerine geçiyor bu basamaklar) sekmesi şeklinde çalışıyor.Bilyeler sonunda her basamağın önündeki yerinden tekrar içeri gidiyor ve oradan merdiven sistemiyle tekrar yukarı çıkıp basamaklara düşmek için hazır hale geliyormuş. Çalacak olan melodi önceden ayarlanmayıp her defasında farklı oluyor.Bi butona basarak başlatılıyor ve bizim şansımıza bilyeler düşmek için adeta nazlandılar:)Sonra biz diğer kısımları gezerken bi başkası için çalan melodi öyle muhteşemdi ki..Şans işte!
    


     Bu enstrümanın adı da otamatone.Çıkan ses mi daha enteresan yoksa şekli mi karar veremedim ama çok şirin bişey:)Çalması da gayet kolaydı.Japonya'da bunu oyuncak diye satıyorlarmış ve şu aralar çok satılıyormuş:)




        Resimleyemediğim o kadar çok şey var ki...Camgöz vardı mesela,teleskop gibi şekli var.Bununla panoromik bi manzarayı izleyebiliyorsun.Sen pozisyonunu değiştirdikçe görüntünün açısı da değişiyor.Bir de adını hatırlayamıyorum, birşey daha vardı ki muhteşemdi.Karanlık bi odada bir düzenek var daire şeklinde bir alan.Ortada durup düzeneği yönetme kısmından hareket ettirdikçe çevrende yıldızlar mı uçuşuyo dersin,güneş mi bulutlar mı...Sen çevirdikçe değişiyor.Çok güzeldi çook...Bu tasarımların hepsi bir yada birkaç ödül almış tabi.
       
        Diğer kısımda ise anime ve mangaların yapım aşamaları anlatılıyordu resimlerle.Orjinal manga çizimleri,taslakları,illustrasyon çalışmaları vs..İşte onlardan birkaç kare;









  




         Okumak için birbirinden güzel birsürü manga da vardı.Ama dili İngilizce ya da Japonca tabiki...İnşallah birgün Türkçe mangaların basıldığını da görürüz.











           Kısa filmlerden bahsetmeden olmaz tabiki de.Festival kapsamında 11. ,12. ve 13.Japonya medya festivallerinde gösterilmiş olan kısa filmler de gösteriliyor.Biz 11. ve 12.sini izledik.İlk oturum Issey Miyake - A-poc inside ile başladı.Başta ön sunum zannediyorsunuz,gayet güzeldi.2.film olan "electric life line" (Shogo Kosakai) ise süperdi bence.Netten bulup izleyin bence.Sonra Winning Eleven adlı bi firmanın tv reklamları serisi vardı çok beğendiklerim arasında.Türkçe altyazısı yoktu gerçi ama kulak aşinalığından falan anladık kısmen de olsa.Çok komik ve güzeldiler.Ushi-nichi, piyano , 49 ,bay bulut ve bay yağmur da beğendiklerimden aklımda kalan diğer kısa filmler.Bir de aynı yerin görüntülerinin farklı zamanlarda çekilmesiyle ilgili vardı ama hatırlayamadım adını,o da çok güzeldi..
       İkinci oturum da Berlin'de çekilmiş bi kısa filmle başladı.Oradaki mekânlar falan çok tanıdık geldi bana,o hissi çok iyi veriyor izleyiciye bence.Ama konusu bu değildi.Döşeme tahtaları şehirde gezerek yatay,dikey farklı şekiller çizerek ilerleyişi...Bir de Kudan adlı bi film vardı ki..Çok enteresan ve etkileyiciydi.Adam çocuğunu dinlemiyor ve başka bişeyle ilgileniyor.Kapı çalar,kapının önünde bi paket vardır.Adam paketin içinden çıkan şey aracılığıyla farklı bi boyuta geçer.Ama içinde yaşadığımız dünyayla bağlantılı bi boyut,bağımsız değil..Gerçekten çok farklıydı.
     Çevre kirliliğiyle ve bu konudaki sorumsuzluğumuzla ilgili olan Carbon Footprint,Rüyalar,Tüneldeki Adam ve Samuray İş Adamları beğendiklerimden aklımda kalan diğerleri...13. festival kısa filmlerini de bi dahaki sefere izleriz artık :)
      
     Festivalde eylülden itibaren anime gösterimleri de olacakmış.Gösterilecek animelerin listesine buradan bakabilirsiniz.Anime gösterimleri de 3 Ekim'e kadar devam edecekmiş.

       İstanbul'da oturuyorsanız, yada bu tarihler arasında İstanbul'a gelme imkânınız varsa Pera Müzesi'ne uğrayıp hem Japon medya sanatları festivaline,hem de Ikuo Hirayama resim sergisine bir uğrayın derim...

     Müzedeki 2 farklı sergiye daha gittik..Ama onları da sonra yazarım artık:)

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Ikuo Hirayama : Türkiye,Doğu'yla Batı Arasında Bir Kültür Kavşağı



        Kpss'ye çalışmaktan fena halde sıkıldığım bi' anda hep daha sonra giderim diye ertelediğim "2010 Türkiye'de japon yılı" etkinliklerini hatırladım.Öyle de isabetli bi zamanda hatırlamışım ki,bu sergi sonrası ne sıkıntı kaldı,ne stres.
        Türkiye,Doğu'yla Batı arasında bir kültür kavşağı (Kapadokya) sergiye de adını veren yukarıdaki muhteşem Ikuo Hirayama tablosunun adı.Ikuo Hirayama eserlerinde çoğunlukla,uğruna savaşların bile yapıldığı efsanevî İpekyolu'nu konu edinmiş.Sanatçı,İpekyolu'na yaptığı seyahatlerde defalarca Türkiye'ye de uğramış.Ve İpekyolu hakkında şöyle demiş:
       " Benim için nedir İpekyolu? Tek söyleyebileceğim şu ki bugün hâlâ sanki onun görünmez ipiyle çekiliyormuşum gibi İpekyolu'nu gezmeye devam ediyorum"
         Bazı mekânlar insanı sahiden bir şekilde çeker kendine.Dönüp dolaşıp (ruhen de olsa) orada bulursunuz kendinizi.Sizi bilmem ama bu duygu öyle çok tanıdık ki bana...Sanırım bu yüzden çok etkilendim sözlerinden.Ikuo Hirayama şöyle anlatmış ipekyolu tutkusunu:
         
         İpek Yolu - Yazgım
"İpek Yolu benim yazgımdı. Eski zamanlarda Budizmin Doğu'ya yayıldığı güzergâh olan İpek Yolu'nun çevresindeki yerleşimlere ayak bastığımda oradaki köklü tarihi hissettim ve hem zaman hem de uzam olarak ne kadar kapsayıcı olduklarını anladım. Bu yol, Tang Hanedanı döneminde önemli bir rahip olan, Hindistan'da Budist inancı araştıran Xuanzang'ın (600-664) 17 yıl süren yolculuğunun ne kadar zor ve çileci olduğunu hatırlattı bana. O günden beri, Xuanzang'ın yolculuğunu izlemek için pek çok kez İpek Yolu yerleşimlerine seyahat ettim. Çin, Sovyetler Birliği, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Batı İran, Suriye, Türkiye ve Irak. Belli bir noktada İpek Yolu boyunca 40 seferden fazla yolculuk yaptığımı fark ettim. Yine de İpek Yolu'nun tam olarak ne olduğunu söylemek kolay değil.
Özellikle çöl manzarası ilham verdi bana. Güzel dağlar ve nehirler yoktur ama, durağan ve zamansız sarı dünya beni çok etkiler. Çöller gözümün önüne, yaşamlarını tehlikeye atan, Doğu ile Batı arasında gidip gelerek kültürlerini değiş tokuş eden bir insan kalabalığı görüntüsü getirir."    
(kaynak)
         
        Ikuo sensei'nin resimlerine bakarken bir tabloya bakıyormuşum gibi değil de,sanki karşımda geçmişe bi pencere açılmış ve ben o pencereden manzaranın kendisini görüyormuşum gibi hissettim.Resimler o kadar pastel,o kadar sahi ki...Yapımında kullanılan malzeme de farklıymış zaten.Kağıt üzerine organik minerallerden imal edilen boyalar kullanılmış,yağlı boya değil.
        
       Okuduğum bi habere göre; "Türkiye'de Japon yılı" etkinlikleri kapsamında sergi için Ikuo Hirayama davet edilmiş.Fakat 2009 Aralık'ta (gençliğinde Hiroşima'ya atılan bombanın yaydığı radyasyondan kaynaklanan hastalığı sebebiyle)vefat ettiği için serginin açılışına eşi katılmış.Sergi salonunun bir köşesinde de eşinin konuşmasının vs. slaytı gösteriliyordu.
       

        Bu tablonun tam adını hatırlayamıyorum malesef ama Japonya'da bir nehirdi yanılmıyorsam.Fotoğraftan da anlaşılacağı gibi çok büyük ölçekli bi' tablo.



        Roma döneminde Efes harabeleri (Türkiye)




        Bu tabloda da çok ayrı bişey var.Fotoğrafın bu halinde görünmüyor gerçi ama kaydedip büyütürseniz görebilirsiniz.En üstte altın rengiyle çizilmiş peri tozu misali tanecikler ve yine altın rengi muhteşem bir atlı sürüsü resmedilmiş.Bize geçmiş zaman anılarının asıl manzarayla birlikte gözönüne gelmesi anlatılmak istenmiş gibi geldi.
       Sergide Türkiye'ye ait birçok resim var ve ilk bakışta bile anlaşılıyor Türkiye'ye ait bi  görüntü olduğu;köylü bi kadın,katır üstünde bi' çocuk-kapadokya...Ve tabi ayışığında Sultanahmet Camii...Bunlar benim aklımda kalanlar.Flash kullanmadan fotoğraf çekmeye izin veriyorlar ama biz makinemizin iç mekan ayarlarını falan yapamadığımız için çok net resimler çekemedik malesef.
       
         Sensei'nin eskiz defterinden...




            Bunlar da kullandığı malzemelermiş...
       
       Sergi 3 Ekim'e kadar İstanbul'da Pera Müzesi'nde gösterimde kalacak.Ayrıntılı bilgi için buradan müzenin kendi sayfasına bakabilirsiniz.

15 Ağustos 2010 Pazar

Çitten Koyun Vs. Atlatmaca




         Dün sabahtan beri sadece 1 saat uyudum.Sahurdan sonra uyuyamayınca koyun sayayım bari dedim.Bayâ bi de saydım.Bi süre sonra koyunları çitten akrobatik hareketler yaptırarak atlatmaya başladım.Sonra baktım olmuyor,en uzağa ya da en yükseğe atlattırma yarışı yaptırdım zavallı koyunlara...Faydası olacağından değil ya; can sıkıntısından...Daha sonra bir koyunu çitin solundan sağına,diğerini de sağından soluna olmak üzere karşılıklı atlatıp çifter çifter saymaya başladım.(Bu arada bir an kontrolü kaybettim,ben sayamadan atlayan birkaç tane koyun oldu arada:) )Daha sonra koyunları rengârenk boyadım,bi süre de öyle devam ettim saymaya.
         Bir yerden sonra koyunlar da yetmedi.Tavşan,kedi,zürâfa,penguen,at vb. bilumum hayvanları da kattım araya.Hatta daha da abartıp ağaçları bile atlatttım...En son, "arkadaşlarımı ve tanıdıkları atlatayım bari çitten" diye düşünmemle beraber kahkahayı bastım ve az da olsa var olan uyuma ihtimâlim de koyunlar,tavşanlar,atlar,penguenler ve ağaçlarla birlikte gitti:)
        Acaba çitten atlatma yerine başka bi yöntem mi deneseydim,ha :)

13 Ağustos 2010 Cuma

Bi Kez Daha...


    
             Hayırlı ramazanlar arkadaşlar...

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Geriye Kalanlar... (25.06 & 07.07.2010)

    


     Pierre Loti'den...








Ebru sergisinden aldığımız kitap ayraçları...







   Sahaflar çarşısından...




  Sultanahmetten aldığım fular-bandanalar...




       Ve baktıkça hatırlamak için bi dolu resim...

19 Mayıs 2010 Çarşamba

HASTALIKTAN MIDIR NEDİR...



      2 gündür hastayım...İşsiz olunca insanın bir an önce iyileşmek için çok da geçerli bi nedeni olmuyormuş.İş dışındaki diğer tüm nedenler ertelenebilir...
      Fiziki olarak hiçbir şey yapamayacak halde olsam da,eğer ağrılardan arasıra da olsa fırsat bulup durup düşünebilecek kadar şuurum yerinde ise; hastalığın zamanı yavaşlatıcı etkisine bayılıyorum...Belki de bu yüzden,oldum olası iyileşmek için çok fazla çaba sarfetmeyişim...
      Diğer zamanlarda iş-güç arasında ıskaladığımız onca detay hakkında düşünebilecek bolca zaman...Saçma belki ama "sırf bunun için bile hasta olmaya değer" diye düşündüm bir an...Sadece bir an.Çok düşününce çok da üzüldüğümü hatırlayınca vazgeçtim bu fikirden.
      Aslında izlediğim filmlerden bahsedeceğim.Genelde uzun süre hiç film izlemem.Sonra bir anda film izleyesim gelir ve ondan-bundan methini duymaktan öte hiçbir fikrimin olmadığı birsürü filmi arka arkaya izlerim.Yine böyle oldu.
      İlk önce hiç tarzım olmasa da sırf meraktan şu meşhur Twilight'ı izledim.Merak edilmeyecek gibi değil.Stephenie Meyer,ülkemdeki kitap okuma alışkanlığını en az yüzde otuz artırmıştır bence.(Sırf bu yüzden bile taktire değer)Küçük kardeşim mücocan ve arkadaşları başta olmak üzere; yolda,alışverişte,hatta metroda kimi görsem elinde twilight serisi kitaplarından biri.Kaldı ki metroda kitap okuma alışkanlığımız yok denecek
kadar az iken! Gerçi bunda her geçen gün biraz daha yavaşlayan-Bi an gelip te sonsuza kadar duracakmış gibi hissettiren bi yolculuk geçirmemizi sağlayan- metromuzun
payını da azımsamamamız lazım!
      Sonra Avatar'ı ,sonra Ursula K. Le Guin'in Yerdeniz Öykülerinden bi anime(Kesinlikle çok büyük bi hayalkırıklığıydı.En kısa zamanda bi kitabını okuyup kısmen de olsa telâfi etmeliyim) izledim.Daha sonra adının bile tamamını hatırlayamadığım birkaç filme daha gözattım.Ve en son, çıktığı dönemde birçok kişiden "sinemaya 2.ye gittim.Çok güzellll ",işte şöyle ağladım böyle ağladım dediği "umut" filmini izledim.
      Herhalde filmin can alıcı kısmına daha var diye diye yarısını izlemişim bile.Diğer yarısına ise atlaya atlaya ancak tahammül edebildim.Kendine özgü tek bir karakteri,tek bir cümlesi olmayan bir film olur muymuş,evet olabiliyormuş!İzlemeyen şanslı kişilerden biriyseniz tek cümleyle özetleyeyim de merakınız gitsin.İlik kanseri oğlu yaşasın diye;paralı bi insan bozmasının oğluna kalbini veren bi babanın öyküsü...Bu cümle bile filmden daha gerçekçi görünüyor gözüme şuan.Aynı senaryoları daha kaç kez tekrarlayabilirler acaba?"Dur bi de ben yapayım" diyecek kaç yönetmen daha çıkabilir?Sormadan edemedim.Bi babanın evladı için canını vermesi gayet olağan.Diğer insan bozması oğlu yaşasın diye,bi babanın kalbini alabilecek kadar bencil yaratıkların varlığını da sindirdik diyelim hadi.Ne zamandan beri doktorlar sağlıklı bir insanın kalbini alıp ölmek üzere olan birine naklediyorlar sahi?Parası olanın herbişeyi yapabileceğini daha kaç farklı senaryoyla izletebilirler acaba? Ya da biz niye izleriz ki diye mi sormalıyım? Bu filmi izledikten sonra Edward & Bella aşkı bile daha sahici,bi o kadar da sevimli gelebiliyormuş insana...
      Bence dünyada vampirlerin olması hiç de fena olmazdı hatta.Damarında insan kanının olmasını haketmeyen o kadar çok kişi var ki dünyada...Bunları toplayıp yem yapsak  vampirlere yeter de artardı bile.Hem hiç yoktan bi işe yaramış olurlardı fena mı?..Filmi izlerken Bella'nın gördüğü her olağanüstü durumda korkusuzca ve normalmiş gibi davranması;önce Edward'a,sonra Jakob'a "bana zarar verecek hiç birşey yapmayacağını biliyorum" falan da filan demesi çok sinir bozucu ve saçma gelmişti.Ama 
"umut" gibi bayat ötesi filmlerin hâlâ çekilebildiğini görünce,Bella'nın bu hali bile çok daha gerçekçi geldi doğrusu.Düşününce sahiden hiçbir şey insanı hayrete düşürmüyor,hiçbir şey imkânsız görünmüyor ve dünyaya ait korkacak hiçbir şey kalmıyor geriye...Hastalığın verdiği sersemlikten belki de...Şu an böyle hissediyorum!
(not:İlaç kullanmıyorum:)Fena yan etki yapmış deyip endişelenmeyin diye söyleyeyim dedim ) 

29 Nisan 2010 Perşembe

Doğal Taşlardan Takılarım











      Nasıl ama? Acemi biri için hiç de fena sayılmazlar değil mi:)

19 Nisan 2010 Pazartesi

Ölümün Acıtan Gerçekliği

       
      Sabah dinlenememiş olarak uyandım.Biraz evi toparlayıp Kpss için ders çalışmaya başladım.Bir-iki üniteyi bitirdikten sonra artan başağrısına dayanamayıp,biraz uyumaya karar verdim."Bir saat uyusam yeter.Şu saatte uyanırım" diye düşünerek yattım.
      Bir süre sonra...
      Evdeyiz...Ev bayağı bir kalabalık.Teyzeler,kuzenler,dayımın bıcırık çocukları...Herkes mutlu.Ben de...Sonra misafirlerin gitme vakti geliyor ve kalkıp arabalara doluşup gidiyorlar.Onları uğurlayıp eve girerken "karanlığı bol ama huzurlu bir ev" diyorum içimden.Ne zamandır burda yaşıyoruz,bu ev ne zamandır bizim hiçbir fikrim yok.Sadece tuhaf bir huzur hissettiğim.Sanki farklı bir boyuttaymışız gibi..İçerden annem sesleniyor."Kapıları iyice kapat ta öyle içeri gir" diye.Geri dönüyorum söylenileni yapmak için.Hem bahçe kapısını,hem evin giriş kapısını kapatmamışım sahiden.Kapıları kapatıp içeri giriyorum.Bitişik iki odayı da olduğum yerden görebildiğim bir salondayım...O da ne! (Rahmetli) dedem gelmiş !! diyorum.Ama dedem bi masada oturmuş tek kelime bile etmiyor,öylece duruyor...Ne bir ses,ne de tepki vermeden...Direkt yanına gitmek için davranıyorum ama masanın etrafındaki sandalyelerden odaya giremiyorum.Tam olarak sandalyeler de değil;Sanki beni engelleyen görünmez bir duvar var..."Yandaki odadan dolanıp oradan girebilirsin"diyor annem.Yine kendisini göremediğim bi noktadan seslenerek...Tam yan tarafa yöneldiğimde (yani artık dedem görüş alanımın dışında kaldığında ) "Ama dedem öldü,o bize gelemezki..Rüya görüyorum o zaman" deyip yoğun bir ağlama hissiyle beraber yavaş yavaş uyanıyorum.Saate bakıyorum tam uyanmak istediğim saat.
      Ne rüyamda ne de uyandığımda ağlayamadım ama.Boğazımda düğüm olarak kaldı bi süre daha hıçkırıklarım..."Ne yani,bütün bir rüyada;hiç bilmediğimiz bir evin bizim evimiz oluşu,hiç tanımadığım bir kuzen,herkesin bir anda gelip bir anda gitmesi vs. birsürü saçmalık olabiliyor da bir tek dedemin bize gelmesi mi olamıyor?" diye kızıyorum kendime...Ve merak ediyorum; acaba rüya olduğunu farkettiğim andan sonra da devam edemez miydim rüyaya? Yanına gitsem dedemle konuşabilecek miydim acaba? diye...Bu ölümünden sonra dedemi rüyamda ilk görüşüm.O yüzden,unutursam diye yazmak istedim işte...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...