Haritanın En Ücrâ Köşesi...

...Masidherya diye bir yer

18 Şubat 2010 Perşembe

Son Okuduğum Kitaplar

            Bu aralar yemeyip içmeyip kitap okumak istiyorum.Üstelik her yerde.Geçen gün otobüste,ayakta durmaya zor yer buldum zaten, o biçim kalabalık.Tutunacak bi direk bulur bulmaz çıkardım kitabımı okumaya başladım:) Allah'tan son durakta inecektim.Yoksa ineceğim yeri kitaba dalıp ta geçmememin imkânı yok.Hatta minübüsten indikten sonra yürürken de okumaya devam ettim bi süre.Sonra trafiğe kurban gidebileceğim ihtimali aklıma geldi de koydum kitabı çantama.Yürürken kitap okuma gözlüğü olsa ne iyi olur değil mi? Gözlüğün tek camından etrafı görebileceksin,diğer camından da e-kitap okuyabileceksin.Göze bi gözlük camı mesafesindeki bi uzaklıktan -yoksa yakınlıktan mı demeliyim:) - nasıl okuyabileceksin ki demeyin hemen ! O kadar marifetli bi gözlük o mesafeyi de sanal olarak sağlar herhalde dimi..Ben bilim adamlarından ümitliyim:) Umarım ben çok yaşlanmadan icat ederler de,işime yarar...
        Ben son okuduğum kitaplardan bahsedecektim dimi:) İlk bahsedeğim kitabı Gönül ablam geçtiğimiz ramazanda hediye etmişti.Kitap fuarından aldığım kitaplar araya girince,bu kitap çekmecemde kalmıştı.Bir ay kadar önce okumaya başladım ve hâlâ da okumaktayım.Yo yooo,kitap çok kalın olduğundan ya da sıkılıp ta ara verdiğimden falan değil.Hiç bitmesin istediğimden...Ve her sayfası üzerine saatlerce düşünebileceğim kadar derin içeriğinden dolayı...
       Bu muazzam kitap budur arkadaşlar;
                                                      

       Resimden de anlaşıldığı üzere kitap Efendimiz (s.a.v) ve onu anlamaktan bahsediyor."Bahsediyor" demek öyle yetersiz ki aslında.-Dakikalardır buraya birsürü cümle yazıp sildim inanın.-Ne desem de,öylesine eksik kaldı ki..Umarım kitaptan alıntıları okuyunca ne demek istediğimi biraz olsun anlarsınız.
                                                  *   *   *   *   *   * 
   Efendim, 
Sen kendini "abduhu ve rasuluhu : Onun kulu ve elçisi" olarak takdim etmiştin.Sana iman eden bazıları sana hürmet adına seni kulluktan "kurtarıp" melekleştirerek hayattan dışladılar.Bu ifrata karşı başka bazıları da tefrite sapıp seni "güzel örnek" olmaktan çıkarıp bir "postacı",bir "ara kablosu" seviyesinde görerek hayattan dışladılar.
          Bunların hepsi sana iman ediyordu.Ama seni hayatımızdan çıkarmanın ızdırabını çektirdiler bize.Bu işi göğe çekerek ya da yere sokarak yapmaları sonuçta hiçbirşeyi değiştirmedi.

                                                     *   *   *   *   *   *   * 

      Gün geçmez ki ümmetin coğrafyasından feryat yükselmesin, oluk oluk kan akmasın.
Bir olarak bıraktığın ümmetin kaç parçaya ayrıldığının sayısını onu parçalayanlar dahi unuttu.Bıraktığın kutlu mirası hovarda mirasyediler gibi paylaştık efendim.Nebevî mirasın irfanî ve ahlakî boyutuna bir hizip,ilmî ve fikrî boyutuna bir başka hizip,siyasî ve harekî boyutuna bir başka hizip sahip çıktı.Yüzyıllardır tüm bu hizipler ,ellerindeki parçanın "bütünün kendisi" olduğunu iddia etmekle ömür tükettiler.Her hizip ellerindeki parçayla övünüp durdu.Hepimiz hakikatin merkezine kendimizi oturtup "hak benim" dedik.
     Oysa ki efendim, bazen parçalanan hakikat,hakikat olmaktan çıkar.Ait olduğu bütün içerisindeki bir parça o bütünden ayrılınca anlamsızlaşabilir.Bunu farkedemedik efendim.
     Efendim,
     İsrailoğulları peygamberlerini katlediyorlardı.Biz de senin güzel hatıranı,emanetini,adını ve sünnetini katlettik... 
                                                                 *   *   *   *   *   *  

         Kitabın ilk bölümlerinde günümüz insanının peygamber anlayışı,oluşturduğu peygamber modelleri bi güzel irdeleniyor.Ve olması gereken peygamber inancı ayet-i kerîme tefsirleri ışığında anlatılıyor.Sonra Miraç ve Hicret gibi önemli mevzûlar yine ayet tefsirleriyle uzun uzun anlatılıyor.İlerleyen bölümlerde de sünnet ve hadis üzerine,ve yine peygamber efendimizi anlamak üzerine yazılardan oluşan bölümler var.Bu kitap Mustafa İslâmoğlu'nun okuduğum ilk kitabı.İnşallah diğer kitaplarını ve hatta tefsirlerini de okumak istiyorum.Öyle derin,ve öyle akıcı bir anlatımı var ki.Bu kitaptan ilk fırsatta ben de birsürü alıp hediye etmek istiyorum.Kesinlikle okumalısınız arkadaşlar.Okumanız için ne kadar ısrar etmem gerekiyorsa o kadar ısrar edebilirim:)






       Okuduğum diğer bir kitap ise İclâl Aydın'ın "Gördüğüme Sevindim" adlı kitabı.Bu kitabı alalı en az 2 yıl olmuştur herhalde.Bir çok kez niyet edip,başlamak için elime alsam da bir türlü okuyamamıştım nedense.Sonra da okuduğum kitapların arasına karışmış,varlığını bile unutmuştum.Çekmeceleri düzeltirken elime geçince cidden "gördüğüme sevindim" :) İclâl Aydın'ı çok severim zaten.Onu çoook uzun zaman önce bir dizi filmle tanımıştım.Gamzeleri ve duruşuyla,konuşurken bile şiir dinliyormuş hissi veren ses tonuyla daha o anda sevmiştim onu.Sonra yazılarını okuduğumda,hayatı da sesi gibi şiirsel anlatan kalemiyle tanıştığımda daha çok sevdim onu.Hem o da benim gibi bol bol üç nokta kullanıyor yazılarında:)
      Kitabı çok beğendim tabi ki.Bol bol satır altlarını çizdim.Hatta bazı yerlerde satır altlarını çizmeye yetişemedim, komple bir bölüme yıldız koydum:) İşte o altı çizili satırlardan bazıları ;
*   *   *   *   *   *   *                                                     
         * Günlük yazı yazarken içinden geçtiği hayatın rengini sürüyor yazar elbette yazılarının duvarına.
         *Biraz susabilmeyi öğrenmek gerektiğini anladım.Kelimeler çok keskin,çok acıtıcıdır ve kan döker.Bense beni şaşırtacak kadar dövüşçü olup ortalığı kan gölüne çevirebilirim.Ucundan kıyısından ağzımdan çıkanların tesirini gördüğümden bu yana bunu çok tercih etmiyorum.Susulmuş,söylenmemiş çok şeyim var ömrüm boyunca.Oysa ne çok anlatıyor gibiyim...
        *Bazen bazı şarkılar vardır,olmadık anda en yumuşak yerden gelip vurur insanı.Nedenini çok da bilmediği,aslında pek de umursamadığı bir ağlamaya çıkar yolu ve daha önce kim bilir kaç kez duymuş olsa da ilk kez duyuyormuşçasına bir şaşkınlıkla dinlemeye başlar...
         ......Bazen en savunmasız yerden vuran şarkılar gibidir güzel günlerden kalan hatıralar...
        *Savaş filmlerinde esir düşen askere işkence eden komutanlar ve adamlarını izlerken "bu bir film" diyerek dayanmaya çalışsa da insan,haber bültenini izlerken aynı teselliyi veremiyor kendine.Ya da gerçek hayatın içindeki işkencecileri tanıdıkça...Gözlerimi kapasam geçer diyemiyorsun.Gözlerini kapayamıyorsun
   "Dün gece çok güzel bir savaş filmi izledim,sana da vereyim sen de seyret" değil cümle...
   "Dün gece birşey gördüm az ötemde,kıvılcım daha bana gelmediğinden izledim sadece" diyorsun...
         *   *   *   *   *   *
          Kitap birkaç sayfalık bölümlerden oluşuyor.Baştan sona kadar zevkle okudum.Birkaç günde bitirdim zaten.İlerde tekrar tekrar okuyabileceğim kitaplar arasında yerini almış durumda "gördüğüme sevindim"...

12 Şubat 2010 Cuma

İyiyim Ben

     Ne kadar tuhaf...Eskiden aramayınca ya da sms göndermeyince merak ederdik birbirimizi.Sonraları msn'de göremeyince sorar olduk nerelerdesin diye.(Gerçi ben msn'i oldum olası benimseyemedim ya:) )Şimdi ise blogda yada livespace'de yazmayınca sorar oldunuz "hayırdır canım,iyi misin vs.." diye.
      İyiyim ben sağolun.Anneannem geldi memleketten.Bayağı bir rahatsız kendisi.(Belki daha iyi tedavi ettirebiliriz diye getirdik zaten)Onunla meşgul oluyorum daha çok.Yoksa bahsedecek çok şey var:)Görüşmek üzere...

7 Şubat 2010 Pazar

"Yöneticilik" Kavramı

    Müco ben meşgul olduğum için yemeğini kendi hazırlayıp yemektedir.
Ben:  Ooo paşam, yoğurdu da unutmamışsınız hani:)
 İçnot: Malum bu erkek milleti genelde yemek hazırlamaya üşendiğinden,hazır yemeği bile ısıtmaz,alır bi ekmeği içine bi domates koyar ortadan ikiye ayırıp-doğramak vakit kaybıdır çünkü,çok işleri var nede olsa- öyle yarı oturur bi halde onu yer.Ama müco'nun öyle mükellef bi yemek hazırladığını görünce şaşırdım:) 
 Müco ; buyrun sultânım birlikte yiyelim..der ve ardından güler.
-Sultanla konuşurken öyle gülünür mü hiç?
-Ama ya padişah bensem...heee n'oldu cevap vermedin...
-Ben "paşam" dedim farkındaysan.
-Paşa büyüdü demek ki:)Ya da terfi etti diyelim.Sahi,hâlâ öğrenemedim niye "paşa çayı" diyolar açık çaya.
-Paşalarda sinir yapmasın diye çayı açık veriyormış da ondan öyle kalmış.Olabilir mi?
-Ben paşa olsam o çayı görür görmez sinirlenirim zaten:) öyle çay mı olur!
      Böyle devam eder gider...Yalnız bu diyalogda bişeye takıldım ister istemez.Müco'nun "ya padişah bensem"demesi..Eskiden padişah deyince "sorumluluk ve vakar sahibi kişi" portresi belirirdi gözümüzde.Şimdi ise padişah demek "her istediğini yapmakta özgür,istediği gibi davranabilen,dokunulmazlığı olan kişi"anlamına gelir olmuş..Sadece padişah da değil,mevki sahibi herkesi koyabiliriz "padişah" karakterinin yerine..
       Yönetici pozisyonundaki herhangi biri hakkında düşünürken,konuşurken,eleştiri yaparken;bulunduğu makamın ona sağladığı imkânlardan,getirilerinden dem vururuz genelde.Durum yönetici açısından da pek farklı değildir.O da sorumluluk ve görevlerinden ziyade,sahip olduğu yetkileri ve o yetkileri "hayatın her alanında kullanma" üzerine yoğunlaşmıştır çünkü.
      Ve yukarıdaki diyalogda da canımı sıkan şey; o yöneticinin kendinden alt pozisyondaki kişilerin yanında(ve kişilere karşı) kafasına göre,istediği gibi davranabileceği görüşünün her iki tarafça da kabul edilmiş olması...Yöneticilik kavramını ne zaman ve nasıl bu hâle getirdik( ya da getirildi) bilmiyorum ama, daha ne kadar yozlaştırabiliriz düşünmek bile istemiyorum.
     ( Ben burda genellemeler üzerinden yorumladım durumu.O genellemelere dahil olmadığını düşünen  bir avuç azınlıktansanız,üzerinize alınıp sitem etmeyin lütfen.) 

6 Şubat 2010 Cumartesi

AH ŞU DETAYLAR VOL.2

                                                 

           Daha çok şey var detaylar hakkında söyleyeceğim.Biyerden başlayayım,konuyu dağıta dağıta giderim nasılsa dimi:) Önceleri dikkat ederdim söze nerden başlayıp nasıl bitireceğime.Ama artık hiiiç uğraşmıyorum.Çünkü anlayan her hâlukârda anlıyor,
anlamayan da ne kadar anlatmaya çalışsam da anlamıyor.İyisi mi bırak dağınık kalsın dedim sonunda:)

         Dünkü yazımda ben bu detayların hepsini toplayıp uzaya göndermek istemişim ama orda o hepsinden kasıt; "tiksinilesi,lanet getirilesi,gereksiz,yorucu,sinir bozucu" detayların hepsiydi esasen.Yoksa nasılsa bakterilerin faydalısı da varsa,bu detayların da olmazsa olmazları var elbette.Onlarla bi alıp veremediğim yok.Hiç detayın olmadığı bi hayat illa ki düşünülemez.Yani öyle bi hayat, hayat değil bi laboratuvar ortamı,biz de birer cyber gibi robot-insan  ortası yaratıklar olurduk herhalde:)
        Bugün bahsetmek istediğim tiksinilesi,lanet getirilesi,gereksiz,sinir bozucu detaylar.Yine telefon üzerinden bir örnek olacak ama cidden sinir bozucu bir durum bu bahsedeceğim.Bizim evde babamın 2,Hakan'ın (iş gereği ) 2, benim,annemin ve müco'nun da birer tane cep telefonlarımız var.Yani toplam 7 tane telefon.Ve bu cep telefonlarının bi tanesinin şarj aleti de diğerine uymuyor!!! Kaldı ki sadece telefon da değil,mp4 çalar,discman,kamera falan derken bi bakmışız her yanımızı şarj aletleri istila etmiş.Halbuki bu işin bi standardı olması çok mu zor? Yani her marka kafasına göre boy boy şekil şekil imal etmese şu şarj cihazlarını diyorum.Standart bi şarj cihazı olsa,her marka telefon,mp4 vs onunla şarj edilebilse,çok daha kolay olmaz mıydı hayat? Bi kere ekonomi açısından faydalı olurdu(tüketici namına tabi ki).Sonra bu şarj aletlerine evimizde bi oda tahsis etmemiz gerekmezdi (abartmıyorum,an meselesi bi odayı komple işgal etmeleri) .Sonra evdeki 3 erkek eşyalarını toplamaktan aciz olunca,bu şarj cihazlarını toplarken ya da ararken annemle ben kriz geçirmezdik.Ben kriz geçirince telefonu -yada her ne ise onu- ; şarj cihazını,kabloyu bırakıp, direkt prize sokmak istemezdim mesela:) 
         O çok iyi çözünürlüğü olan son model kameranız,bilmem kaç gb hafızası olan müzikçalarınız,3G'si bile olan telefonunuz, ya da her sabah kullandığınız traş makinanız,eğer şarj cihazını yada data kablosunu bulamıyorsanız, o an için koca bi hiç olup çıkıyor!!! Sizce de sinir bozucu değil mi? Nerde kaldı teknoloji? 2metre bi kabloya muhtaç kaldınız işte:) Halbuki evde şarj cihazından bol bişey yoktu değil mi? Ama yok,illâ ki ürünün üreticisinin ürünle birlikte verdiği o çok kıymetli şarj cihazı olucak! Aşağısı kurtarmaz! Ha, bu arada sakın o taklit olanlarından da kullanmayın,cıs olur cihazınız maazallah! Ve sakın şarj cihazlarınızı kötü kullanıp bozmayın,bi laptop şarj kablosu 90 liradan başlıyor mesela, demedi demeyin.
        Bitti mi? Bitmedi...Yeni bi elektronik ürün alacağımda ya da aldığımda üründen önce şarj ve bağlantı kablolarını inceler oldum.Bi defa da tanıdık bi tasarımı olsun bu kabloların dimi? Ama yok,herseferinde o güne kadar sahip olduklarımın hiçbirine benzemeyen bi kablo yada şarj cihazı! Ne umuyorlar acaba,"waaaaw,böylesini göreceğim de hiç aklıma gelmezdi,adamlar neler yapmış" dememizi mi? Hepsinin canı cehenneme! "Kablolarını da topla ve defol" demek geçiyor içimden sadece.Allah aşkına,görevi sadece cihaza elektriği veya veriyi iletmek olan bi bağlantı kablosunu binbir çeşitte tasarlamanın,üretmenin neresi hoş yada kullanışlı? Kullanışlı ya da hoş olmadığına göre kriterlerin başka şeyler olduğu çok açık aslında değil mi?
      Gelelim İngilizce'nin detayları mevzuuna; Bazılarınız diyor ki sen de girme,takılma o kadar çok detaylara.Canım kardeşim Erdem de şöyle demişti birkaç gün önce;
" Tensler falan hikaye zaten.Kim uyuyor ki konuşurken dilin kurallarına? Sen ne demek istediğini anlatabilsen yeter.Amerika'da biri adını sorduğunda "my name is..." diye cevap versen gülerler adama..."
      Soruyorum size; o detaylar olmadan nasıl doğru dürüst ifade edebileceğim  kendimi? Ben ki "geliyorum" dediğimde bile,bundan başka anlamlar çıkartılmasını istemeyen biri olarak; "geliyorum" demek isterken tense'leri karıştırıp ta ,"geleceğim,geldim,gelmeliyim vs..." demeyi kabul edebilir miyim sizce:) Öyle bişey ki  "must" kullansam kendime ait bi zorunluluk, "have to" kullansam bi dış faktör tarafından gelen bi zorunluluk," should" kullansam tavsiye,öneri anlamı katmış oluyorum.Ama hepsi de cümlede -meli,-malı olarak çevriliyor neticede.Aradaki nüans farkını yakalayabilmek için neyin nerde,ne için kullanıldığını bilmem gerekmez mi söyler misiniz?Öneride bulunacağım derken,adama bişeyi dikte etmek,emretmek hoş olmasa gerek değil mi? İster mükemmeliyetçilik deyin,ister detaycılık,ister yaptığı işin hakkını vermek çabası olarak görün,ister abarttığımı düşünün.İngilizce'yi öğreneceksem layıkıyla öğrenmek istiyorum.Çok uzun sürecek belki,belki de başaramayacağım.Ama huy işte:) Olacaksa tam olsun demeden de edemiyorum.
       Ben bu kadar çabaladıktan sonra öğrensem bile,öğrendiklerimin konuşma diline uymayacağı doğru elbette.Yukarıdaki örnekteki gibi; biri adımı sorsa bırakın "my name is..." demeyi,belki anlamayacağım bile adımı sorduğunu."O kadar da değil canım" demeyin.Kaçımız biliyoruz ki mesela yazışma dilinde "ASL?" diye sorulduğunda bunun (age,sex,location) yani; yaşın kaç,cinsiyetin ne ve nerelisin-nerdensin? demek olduğunu? Sizi bilmem ama ben çok sonra öğrenmiştim mesela.Konuşma dili yazın dilinden çok daha farklı elbette. E artık konuşabilecek kadar ilerlettiğimde, dilini düzgün konuşmayı seven & savunan bi Jack yada Neil bulup yazışarak öğrenirim konuşma dilini de:) Sizi bilirim ben,siz sormadan ben cevaplayayım hemen neden Erica yada Rosemary değil de, Jack yada Neil....Kabul edin biz bayanlar ne kadar dilimizi sevip düzgün kullanmaya çalışsak ta,bi yerde lafı uzatıp dallandırıp budaklandırabiliyoruz:) Beginner seviyesi için erkekler daha uygun bu açıdan bence...Direkt anlatıyolar meramlarını ne de olsa.Genelde ince eleyip sık dokumadıkları için basit cümleler kurmayı tercih ediyorlar.İstisnalar alınmasın üstüne ve istisnalıklarını bilsinler lütfen:) 
        Son olarak birşeye daha değinip bitiriyorum söyleyeceklerimi.Bazı arkadaşlar da "içnot" tanımlamama takılmışlar.Hatırlarsanız bir yazımda parantez içi yazılarımın uzunluğundan bahsetmiştim ve çare aramıştım bu duruma.İçnot,bu uzun parantez içi yazılarıma bulduğum alternatif:) Dipnot oluyor da içnot neden olmasın canım? TDK'dan izin yada onay aldım mı? Hayır. Ve sevmem de aslında uydurma tanımlamaları.Ama bazen de gerekiyormuş:) İçnot; bişeylere gönderme yapmak istediğimde,konuyla ilgili bi hatırlatma,altbilgi eklemek istediğimde,ya da konunun bana hatırlattığı alâkalı-alâkasız durumlardan bahsetmek istediğimde yazının ortasına eklediğim o paragrafın genel adı.Canım istediğinde böyle de kafama göre kurallar & tanımlar uyduran şımarık bi anlatıcıyım işte:) Beni böyle kabul ederseniz memnun olurum. Ve okuduğunuz için teşekkür eder,huzurlarınızdan ayrılırım...
    

5 Şubat 2010 Cuma

Bugün Ben...

                                                                                                                                                    
  
                Bugün görünürde çok basit bir cümle yüzünden ağladım,ağladım,ağladım...Tek başına ele alırsam basit evet.Söyleyenin bi çocuk olduğunu da hesaba katarsam bunca ağlamam gereksiz ve komik.Ama o tek bir cümle derinde o kadar çok şeye gönderme yaptı ki...Aslında o tek bir cümle o kadar çok şey demekti ki...
        Çocuk ya da büyük..İnsanlar kendilerini haklı çıkarmak ( haklı olamayacaklarsa bile haklı göstermek ) için hiç çekinmeden kırıp dökebiliyorlar ne varsa.Ama; öyle savunmasız yakalanınca ne bunu bilmek işe yarıyor,ne gözyaşı,ne özür...

AH ŞU DETAYLAR


  Düşünüyorum da,hayatta bu kadar çok detay olmasaydı çok daha kolay olabilirdi birçok şey...Ya da ben detayları bu denli farketmeseydim,önemsemeseydim...Basit ama kolay bir hayat...Neden mi bahsediyorum? Detay adına ne varsa hepsinden...Mesela;

Telefon deyince akla tek bi telefon gelseydi.Sormamız gerekmeseydi ;
-Cep mi,ev mi?
bluetootlu mu ?
kameralı mı,kameralıysa kaç mp ?
değilse neden değil? 
mavi mi gri mi ?
3g destekliyor mu?
fiyatı pahalı mı?
şarjı ne kadar dayanır?
(bu soruları "Zeki Müren de bizi görecek mi :) ye kadar genişletebiliriz )
      Yani tüm bu özelliklerin olduğu ya da olmadığı tek bir standart telefon olsa,basit olurdu belki.Ama telefon almak (parayı ayarladıktan sonra ) ekmek almak kadar kolay olmaz mıydı? Öyle ya ;detaylar yok inceleyecek,sorular yok kafa yoracak..
     Bu arada kolaylık derecesini benzetmek adına ekmek almakla kıyasladım ama ekmeğin bile envai çeşiti olduğunu düşünürsek,kıyas yapacak bişi bulamadım.Suyun da değerleri var,sertliği mineralleri:) vs.. Kalmamış detaydan mahrum hiç bişey hayatta...Her detay sağladığı imkanların beraberinde,yeni meşguliyetler(her anlamda olabilir bu) de getiriyor.
     Ama benim canımı sıkan maddesel detaylardan çok,eylemsel,düşünsel detaylar..Şöyle ki;
"Ben geliyorum" dediğimde onun tek anlamı "ben geliyorum" olsaydı..Sadece öyle anlaşılsaydı.Düşünmeseydi karşıdaki ;
neden geliyor acaba?
şimdi mi gelecek,daha sonra mı?
beni görmeye mi geliyor yoksa bi işi var da ondan mı?
gelmek zorunda olduğu için mi geliyor yoksa gelmeyi istiyor mu?
(hatta biraz daha ileri gidersek ) Geliyorum dedi ama gelecek mi acaba?
   Gibi...Gelmekle-gitmekle falan bi derdim yok.Sadece daha "basit" bi örnek olsun diye seçtim.Hem ihtimalleri de kısa tutmak adına.Biraz düşününce farklı eylemlere farklı ihtimaller sıralamanız zor olmasa gerek..Anlatabiliyorum değil mi?Ama bana bunları düşündüren bu tür detaylar da değil..Evet bu tür detaylarla da başım dertte olabilir ama asıl anlatmak istediğim bunlar da değil:)
        Bugünlerde meşgul olduğum detaylar ise daha çok İngilizce ile alakalı.Bu ingiliz dilini kullanan milletler de detaysever olmalılar.Yani herşeyin bi detayı var ve ne acı ki istisnalar da kaideyi bozmuyor:) Detaylar,istisnalar,kurallar,kaideler...Hepsi anlaşmışlar,tutturmuşlar bi düzen( ya da düzensizlik) öyle kâh kendi etraflarında,kâh birbirlerinin etraflarında dönüp duruyorlar...Çalışırken çalışırken..Biyerden sonra,dönmeyi de bırakıyorlar hatta ve sanki pinball yada dxball oynuyorum gibi hissediyorum kendimi:) 
iç not:  Çalışırken de çok yorulduğum zamanlar pos sayarken( pos o paraların olduğu kutu), madeni paraları sayarken özellikle; paraları 40 haramilerin hazinesine benzetir,kendimi de Ali baba gibi hissederdim:) O paralar öyle büyürdü gözümde...Benzetme olsun diye değil,cidden öyle hissederdim.Bi an önce hazineden kurtulmak isterdim.Haramiler gelip kafamı kesmesin diye, malum:) 
         Neyse,ingilizce ile "detay" gibi sıkıcı bi hususta da olsa,bi ortak noktamız varmış neticede.Sahi,tüm bu detayları birbirine eklesek,dünyanın çevresini kaç kez dolanabilir? Ya da burdan köye yol olur mu...bilemem.Ama hepsini toplayıp "genel" bi torbaya koyup uzaya fırlatsak,çok daha sade,sorunsuz,dertsiz tasasız bi dünyamız olurdu muhtemelen.Onlar da artık uzayda birbirlerinin etrafında mı dönerler,birleşip bi gezegen mi oluştururlar,yoksa birleşmeyip galaksi yada samanyolu olalım mı derler keyifleri bilir:) 
       

Yazmayan Kalem


          Yazmayan kaleminizi yazmaya ikna etmek için ne kadar uğraşırsınız? Ya da uğraşır mısınız?.."Sen benim yazmak için tek aracımsın.Eğer sen yazmazsan kağıtta bıraktığın renksiz,sadece derinliği olan izlerle idare etmek zorunda kalacağım" deseniz bir işe yarar mı? Gerçekten o sizin sahip olduğunuz tek kalem değilse bunu ne kadar samimi söyleyebilirsiniz?Daha doğrusu söyleyebilir misiniz? Siz söyleyebilseniz bile kalem samimiyetinize inanır mı? 
         Biraz uğraştıktan sonra yazmayınca,öylece çöpe atmayı mı seçersiniz?Belki de hıncınızı çıkarmak için birkaç parçaya bölüp,öyle atmak istersiniz.. Ya da.... Kalemin yazmadığına hiç takılmaz,başka bi zaman tekrar denemek için bi köşeye atar; ve hemen yeni bir kalemle yazmaya devam mı ederdiniz?

2 Şubat 2010 Salı

Öğretmenim




        Bu videoyu çok uzun bi süre önce izlemiştim.Şimdi Şirvan'da bir köy okulunda öğretmenlik yapan dostumun durumunu düşünürken aklıma geldi yeniden...Yaptığı işin ne kadar kutsal olduğunun,bir de bu öğrenciden dinleyerek farkına varsın istedim.Ben en çok sonundaki sahnede ağlamıştım.On kere izlesem onunda da ağlarım herhalde...
    (Canım senin öğrencilerin minicik daha...Ama ilerde inşallah kendi öğrencilerinden de şiirler dinlersin.Daha ne diyeyim ki,şiir anlatıyor zaten söylenebilecek herşeyi.)

22 Ocak 2010 Cuma

KARNE MESELESİ

  Bugün mücocan'ın karnesini düşünür dururken taa nerelere gittim. 13 sene önce yine bi yarıyıl tatiliydi.Karnemi almış eve gelmiştim..Ama annem ve müco benden daha önce gelmişlerdi eve:) Mücahit'i gösterip; "Al sana karne hediyesi "diye takılmışlardı hatta..Ben şaşkınlıktan sevinememiştim bile çok fazla.Daha doğru ifade etmek gerekirse şaşkınlığım sevincimi bastırmıştı sanırım. Halbuki 9 aydır beklediğimiz bişeydi o. Ama yeniden abla olmak,bi gün önce yanımızda -kanıyla canıyla görebildiğimiz yani- olmayan birinin hayatımıza girmiş olması tuhaf bi duyguydu..Grimsi gözlerine bakabilmiştim yalnızca..Elime bile alamaımştım bi süre incitirim diye..
      Şimdi bakıyorum da ne büyük bi karne hediyesiymiş cidden:) Sadece bi karneye hediye edilemeyecek kadar değerli hatta..O olmasa hayat çok daha tatsız olurdu eminim.Hemen ekleyeyim araya da ayrımcılıkla suçlamasın beni diğer kardeşlerim. Blogda sadece müco'dan bahsediyorum diye ortam çok da elverişli hem:)Evet Hakan'ın olmaması da çok büyük bi eksiklik olurdu..Elif'in,Erdem'in Emre'nin( ya saydırmayın ayrı ayrı anladınız işte hepinizi kastediyorum:) ) hepsinin olmadığı bi dünya çok daha tatsız olurdu...İyi ki varsınız hepiniz...
     Sonra,bi kere sardım ya geriye; başka bi karne günü  gözlerimin önünde bu sefer..Tam Mücahit'in yaşındaydım o zaman..Karnemi aldım,yanında da bi teşekkür belgesi var. Önce teşekkür belgesini bi güzel yırtıp attım.Sonra karneyi buruşturdum,buruşturdum..Ufacık bi top haline gelene kadar..Ama onu atamadım.Annemler zayıf not aldığımı sanmasınlar diye göstermem lazımdı.Gerçi zayıf not aldığımı düşünmelerinin de bi mahsuru yoktu benim için ama üzülsünler istemedim. Karnenin o buruşuk halini nasıl açıkladığımı hatırlamıyorum ama teşekkürden ne o zaman ne de daha sonra haberleri olmadı..
      İyi ama neye miydi öfkem bu derece ? Daha o zamandan anlamıştım bu düzenin çok ta mantıklı,adaletli olmadığını..Ve o teşekkürü yırtıp atarak ta ilk tepkimi vermiştim sanırım farkında olmadan:) Yani bu kağıt parçası mı gösteriyo benim kapasitemi, sahi yansıtıyormu bu kağıt benim tüm emeklerimi diye söylendiğimi hatırlıyorum.Yanlış anlaşılmasın, taktir falan beklediğimden yada daha çok çalışkan olduğumu düşündüğümden değildi bu düşüncem..Teşekkür belgesi vermişlerdi zaten,bi de madalya mı takacaklardı dimi ama:) Anlayamadığım,kabul edemediğim,adaletsiz bulduğum ; Ortalaması 84 gelen birinin karnesine 4 gelirken, sadece 1 puan farkla önde olanın karnesine 5 gelmesiydi...Bence aradaki sınırlar bu kadar keskin olmayabilirdi...Kanaat notu denen şeyin
öğrencinin derslerindeki performansına göre değil, öğrencinin hocayla muhabbetine göre kullanılmasınaydı tepkim..
       Ama hayatın gerçeklerini kabullenemeyişim çook daha eskilere dayanır...Anlatayım da gülelim biraz:)
Okulun ilk günüydü..Meraklıyım tabi ne öğretecek acaba öğretmen bize diye.Normal olarak çizgi çizdik,yuvarlak falan yaptık ilk gün( normal olduğunu gel de ozaman anlat bana kolaysa) Anneme "ne yani,ben o kadar süre bunu mu bekledim,bunun için mi taa okula kadar gittim" demiştim.Yaşadığım hayal kırıklığını ise tarif edemem:)
    Ben okula gitmeden çok önce yazmayı az çok öğrendiğim için yeni,bilmediğim bi harf öğrenmeyi falan ümit ediyordum herhalde:) Evet,okula gitmeden babamın da teşvikiyle alfabeyi bi güzel öğrenmiştim.İlk yazdığım cümle "şkr" di:) E kendi kendime o kadar öğrenebilmiştim anca..Okunurken her harfin yanında e sesi de çıktığından ünlülere ihtiyaç duymamışım:) Birinin bana öğretmesini beklesem sorun olmayacak ama beklemek nerde ben nerde:) 
      Neyse anneme baya bi dert yandım böyle ben. Kadıncağız bana anlatmaya çabalıyor "işte kızım sen biliyorsun ama hiç bilmeyen,kalemi eline hiç almamış çocuklar var.Onların eli kaleme alışsın diye yapıyosunuz o çubukları" falan da filan diye..Annemi uğraştırmamak için üstelemedim ama  içimde sorular devam ediyor.."O yuvarlakla çubukları ayrı ayrı yapmak yerine yanyana yapsak "a "olacak.Ya da çubuğu yan çizmesek de düz çizsek "I "olacak..Hem bi çocuk nasıl olur da bu yaşına kadar eline kalem almaz hiç? Hadi alfabeyi merak etmedi diyelim,resim de mi yapmadı hiç bu yaşına kadar? Hadi kağıdı yoktu diyelim camdaki buhara da mı çizmedi bişeyler hiç? Çizgi çizmenin nesi zor vs.." diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum:)
     Sonraki bikraç gün çubukları ve yuvarlakları güzel çizmekle avunmuştum:) Uzmanlar şimdi kabul ediyor ama ben o zaman biliyodum "7 çok geç" ti:) Tüm bu yollardan ablasının kardeşi müco da geçmişti..Ama o benim gibi sorgulamaya içinden devam etmemişti. "sıkıldım ben,böyle devam edecekse ben hiç gitmiyim okula" demişti de öğretmeni özel ödevlerle oyalamıştı onu...
         Asıl okumaya başladıktan sonra öğrenecektim hayatın kaç bucak olduğunu..Bunu da başka bir yazıda anlatırım inşallah.Bu günlük bu kadar nostalji yeter dimi? 

20 Ocak 2010 Çarşamba

İSTANBUL SAĞLIK MÜZESİ

      Bugün anneme muayene için hangi devlet hastanelerinden randevu alabilirim,o poliklinik hangi hastanelerde vardır diye araştırırken İstanbul Sağlık Müdürlüğü'nün websitesinde rastladım Sağlık Müzesine.Yaşadığım şehirde hatırı sayılır bi tarihi olan bir sağlık müzesi varmış ta haberim yokmuş.Öyle ya,herşeyin müzesi oluyor da sağlığın niye olmasın? Ama doğrusu hiç var mıdır böyle bir müze diye araştırmak gelmemişti aklıma şimdiye kadar.Neyse efendim varmış işte.Bakalım nasıl bir şeymiş bu müze;


      
        Müzenin Tarihi ve Kuruluş Gayesi :
     " İstanbul'da Sağlık Müzesi ilk defa Sultanahmet Divanyolu'nda 1917 yılında kurulmuştu. O günkü adıyla "Sıhhiye Müzesi" olan bu müessesenin gayesi halkı sağlık ve hastalık hakkında bilgilendirmekti.O yıllarda verem, frengi, çiçek, tifo, tifüs, sıtma gibi hastalıklar çok görülüyor, nüfusun büyük bir kısmını etkiliyordu. Ayrıca hastalıklarla mücadelenin yanında hastalıklardan korunmak için sağlıklı beslenme, beden ve çevre temizliğini de öğretmek gerekiyordu. Bu gaye ile 1915 yılında Sıhhiye Umum Müdürü Dr. Adnan (Adıvar) bir "Sıhhiye Müzesi" kurulmasına karar verir ve bu görevin başına Dr. Hikmet Hamdi'yi getirir.Dr. Hikmet Hamdi hem iyi bir doktor hem de iyi bir ressam ve hattattır. Dr. Hikmet o yıl Berlin'e bu konuyu öğrenmek için gönderilir. Yurda döndüğünde Cağaloğlu'ndaki Sıhhiye Müdüriyeti Umumiyesi binasında( eski Sağlık Müdürlüğü binasında) bir odada müze hazırlıklarına girişir.
       23 Temmuz 1918 günü müzenin resmi açılış töreni yapılmıştır.1920 yılında İtilaf devletleri İstanbul'u resmen işgal edince Sağlık müzesinin bulunduğu binaya da İtalyan askerleri tarafından el konulmuştu. Müracaatlar üzerine bir müddet sonra müze İtalyan askerlerinden boşaltılıp tekrar sahibine iade edilmişti. Bu zor geçen mütareke dönemi bitip Ankara Milli Hükümeti Türkiye Cumhuriyetini kurduğunda, Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti(Sağlık Bakanlığı) müze ile yakından ilgilenmiş, sağlık alanında önemli rol oynayan bu müzeden Ankara ve Anadolu'da 13 vilayette de kurdurulmuştu.
      1939'da bina büyük bir tamir görmüş. İçindeki birçok değişiklikler yapılıp, binanın giriş katındaki dükkânlar binanın hizmetine verilmiş, bahçesinde 250 kişilik sinema yeri yaptırılmıştı. Anatomi fizyoloji tablolarının sergilendiği salon açılmıştı.1940 yılında harp tehlikesine karşı zehirli gazlardan korunma yolları halka öğretilmeye başlandı. Müze ayda ortalama 8-10.000 kişiye hizmet veriyordu.1960'lı yıllara kadar İstanbul'da her ilkokulun defalarca ziyaret ettiği, halkın çok iyi tanıdığı, Sağlık Müzesi işlevini yavaş yavaş kaybetmiş, 1988-89 yılları arasında onarıma girmiş, ardından Sağlık Grup Başkanlığı ve Kuduz Merkezi'ne dönüşmüştür.2002 yılı onarımı ile Sağlık Müdürlüğü ek hizmet binası, olarak hizmet vermektedir."
       Biraz uzun oldu ama hepsi çok önemli detaylar bence.Doktor Hikmet Hamdi'nin aynı zamanda ressam ve hattat oluşu,bu iş için Berlin'e araştırma yapmaya gönderilmesi..Bir dönem İtalyan askerlerinin müzeyi işgal etmesi..Binanın da başlı başına ayrı bir tarihi var daha. Ben o kadarını yazmayacağım.


         Müzenin Kolleksiyon Politikası :
     Sağlık Müzesi'nin koleksiyon politikası; sağlık bilgisine ve tıp bilimine ait belge ve nesneleri toplamak, kayıt altına almak, korumak, düzenlenecek sergiler ile kamu ve araştırmacıların hizmetine sunmakmış... 
       Ben siteye daha hiç bakmadan önce sağlık müzesi deyince aklıma ilk gelen şey hastalıklarla ilgili nesnelerin (hani bazı hastanelerde sergiliyorlar ya,böbrek taşı,ur vs gibi..) sergilendiği bir yer olabileceğiydi.Öyle hayal etmiştim:)Meraklıyım ya hani, önce fotoğraf galerisinden başladım bakmaya.Orda da boş şişeleri falan görünce baya bi hayal kırıklığına uğradım tabi:) Ama yine de güzel fotoğraflar var galeride.Hele bi tane "sağlıksız adam" portresi var ki çok güldüm ona:) Adamın haline değil onu birine benzetişime güldüm daha çok galiba:) Resimlerin açıklamaları olmadığı için ne olduklarını anlamak zor tabi.Galeriye bu sayfadan ulaşabilirsiniz.Resimlerin orta kısmından sağa doğru imleci getirdiğinizde ok işareti çıkıyor. Ben sonradan keşfettim siz de uğraşmayın resimlere ayrı ayrı tıklamakla."Resmi indir" butonuna tıkladığınız da da resmi bilgisayarınıza direkt indirmeyip ayrı bir sayfada açıyor.Bu şekilde resimleri indirmeden de ayrı bir sayfada büyük olarak görebiliyorsunuz. İşte birkaç tane de müzenin içinden genel görünüm;



     Galeriye ayrıca birçok alet-edevat resmi koymuşlar ama bi steteskop resmi koymamışlar :( Çocukken bi steteskopumun olmasını ne kadar çok istemiştim...Steteskopu elinde olan doktor resimlerine,ya da tv deki reklamlardaki steteskoplu doktorlara nasıl da hayran hayran bakardım (Hastaneye gittiğimde ise steteskopu bile olsa o doktor gözüme karizmatik görünemezdi.Çünkü steteskopla dinledikten sonra receteye iğne yazacaklarını birçok kez tecrübe etmiştim:) ) 
     O steteskop onun doktorluğunun ispatıydı sanki.Onu takınca içimizde neleri duyuyolar çok merak ederdim.Bi tanesi de steteskopu bana verip "al bak kendin dinle" demedi bana:) Oysa öyle bişi yapsalar ne kadar mutlu olacaktım.
     Müze hakkındaki bilgilere isteyenler daha deyaylı olarak buradan Sağlık Müdürlüğü'nün kendi sayfasından ulaşabilirler.Ama bence gidip bizzat görmek lazım.Bu yıl bir müze kart alabilirsem eğer Lacerem'le birlikte müze müze gezeriz belki:) Geçen yıl ben mızıkçılık yapıp bilet kuyruğunda beklemekten sıkılınca girmekten vazgeçtiğimiz o müzeyle beraber..Bu da Lacerem'e açık teklifim olsun burdan..Ama yok birlikte de gidebiliriz diyen olursa ona da hayır demem yani:) Bilginize...

14 Ocak 2010 Perşembe

On - Off

      
     Nerden aklıma geldi bilmiyorum ama geldi işte.Bundan 5 yıl önce,henüz bi bilgisayarımın olmadığı zamanlar, akşam gazetesinin çıkardığı bir bilgisayar dergisi vardı.Bilgisayarım yok ama birgün illa ki olacak nasılsa, öğrenirim bişeyler diye alıyordum.Bilgisayar ve internet hakkında birçok şeyi o dergiden öğrendim.Onlara ne kadar teşekkür etsem az..
     Editörün ilk sayfadaki yazısından başlayıp son sayfasına kadar -abartmıyorum- satır atlamadan okurdum dergiyi.O zamanlar bi bilgisayarım olsa Dr. X i  sorularımla bıktırırdım muhtemelen:) Gerçi o nasıl da uzun uzun cevap verirdi sorulara bıkmadan..Sonra derginin son sayfasında Techno Anne diye bi yazar vardı.Bazen onu okumak için sabırsızlanıp,son sayfadan başlardım okumaya..Her seferinde oğluyla ilgili yaşadıklarını anlatırken, içine nasıl da sığdırırdı o kadar çok teknoloji mesajını..Derginin tüm yazarları öyleydi gerçi.Salt teknik terimlerden oluşan makaleler değildi yazdıkları..Bunun için sanırım aradan bunca zaman geçmesine rağmen hâlâ hatırlıyor oluşum. 
     Kocaman dergiyi satır satır okur,bi dahaki haftanın gelmesini beklerdim..Sonra dergi bir anda yayından kaldırılınca nasıl da üzülmüştüm..Daha ben bilgisayar alacaktım da online olarak ta takip edecektim dergiyi..
     Sahi,bi bakayım netten.Belki eski bi yazıya rastlarım dedim az önce...Değil bi yazıya rastlamak,şuraya koyacak bi görselini bile bulamadım:( 

11 Ocak 2010 Pazartesi

Müco'dan İnciler :)

-Abla, bir anda seni dinlemediğimi fakettim.
-Peki nerden itibaren dinlemiyorsun o zaman ?
-Hiç dinlemedim kiii :))
-Hmm, peki Bilerek mi dinlemedin,yani önemsemediğin için?
-yooo!!,zaten annem hapşırıp duruyo..
-onla ne alakası var şimdi?
-Galiba bi alâkası yok :)
                            
                             * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 


   Müco bi reklama ait saçma bi şarkıyı değiştirerek,daha da saçma bi hale sokarak söylemektedir.Sonra kendi de farkeder durumu:)
-Anne ne sallıyorum ben ya?dimi...


                             * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *


Annem: -Sırnaşma bana hastayım bak (bulaşır anlamında..)
müco : - Hastalıklar paylaşıldıkça çoğalır bi kere (güler sonra da)  :)


                              * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 


    Bi şarkı hakkında konuşuyoruz;
Mücocan:    -Adamda ses var ama,hem de ne ses ! Bende hiç yok..
Ben :          -E hiç ses yoksa nasıl konuşabiliyosun o zaman sen :)
Müco :        -O anlamda değil..ötmek için ses yok diyelim.. 


      Ne diyeyim buna şimdi ben ya :)

9 Ocak 2010 Cumartesi

İçimden Geldi...




Dün gece bir anda Ezginin Günlüğü dinleyesim tuttu..Biliyorum hiç Ezginin Günlüğü şarkısı dinlememiş olanlar da var aranızda.Dedim bi parçalarını ekleyeyim de dinlesin hiç dinlememiş olanlarınız da.Ama ne mümkün? İmeem e de erişim engellenmiş.(sırada ne var merak ediyorum)Vazgeçmedim tabi,illa dinleteceğim size:) Biraz uğraştırdı ama buldum yeni bi mp3 çalar.Asıl zor olan  ise Ezginin Günlüğü'nün onca enfes şarkısının içinden hangisini seçeceğim konusuydu..Ve bu şarkıda karar kıldım.İyi dinlemeler...   

8 Ocak 2010 Cuma

Bugünlerde...



      Bugünlerde ben ;
Önce şaşırıp kaldım,
Sonra kahrettim..
Vazgeçip sabretmeye karar verdim.
Kendime "iyi olacağım"  diye söz verdim.
Düşündükçe halime şükrettim...
Kısmen hislerimi kaybettim.
Hiçbirşey yapmak istemedim
Hiçbirşey düşünmek istemedim.
"ama hayat devam ediyor" dedim..
Bunu çok ta önemsemediğimi farkettim.
Ve daha birsürü şey...

 

5 Ocak 2010 Salı

...





Durum bu..Gerisi detay
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...